Kitap İncelemeleri

Leyla’nın Evi

Zülfü LİVANELİ’nin hangi kitabını okusam, kullandığı edebi dili üslubu beni alıyor götürüyor.

En son okuduğum Leyla’nın Evi romanı, konusuna yakışır bir “Ayın Kitabı” O kadar büyük bir yazar ki Livaneli, romanlarında anlattığı konuları çok etkili bir şekilde tasvir ediyor. Karakterlerini anlatırken onların yaşadıkları sosyo kültürel ortamdan koparmadan okuyucuya aktarıyor. Öyle ki artık gözünüzde karakterin mizacı değil resmen yaşadığı kültürü hatta aileyi de görebiliyorsunuz.

Edebi dili ve üslubu çok sağlam olan Livaneli her romanında olduğu gibi Leyla’nın Evi’nde de dili ustalıkla kullanıyor. 

Boğaziçi’nde Bosnalılar Yalısında dünyaya gözlerini açan, oradan başka hayat bilmeyen paşa torunu Leyla’nın hikâyesi Ömer Cevheroğlu’nun yalıyı hileli bir şekilde elde etmesiyle başlıyor. Sayfalar ilerledikçe aslında romanın sadece Leyla ile ilgili olmadığını, daha doğrusu her şeyi anlayabilmek için Leyla’nın varlığından ziyade Yusuf’u Roxy’i, Cemile’yi bile iyi analiz etmek ihtiyacı doğuyor. 

Leyla’nın varlığı tek başına yeterliyken, yan karakterler hikayeyi yazarın ustalığıyla tarif edilemez bir noktaya taşıyor. Öyle ki yan karakterlerin aslında iyi bir romanda olması gerektiği gibi ana karakteri var güçleri ile desteklediğini görüyoruz. 
Çok fazla yer edinmese de benim en çok dikkatimi çeken yan karakterlerden birisi de Cemile. Romanda çok az yer verilmesine rağmen, toplumun bağnaz kesiminin takındığı tavrı öyle güzel yansıtıyor ki, onun adının geçtiği yerde rahatsız olmamak mümkün değil.

Roman her bakımdan doyurucu bir hikaye ile insanı sarıyor ve konunun içine dahil ediyor, bitse dahi artık kopmak mümkün değil. Leyla bir paşa torunu olarak son derece donanımlı bir şekilde evde eğitim görüyor, birçok kitap okuyor, piyona dersleri alıyor, birçok yabancı dili aldığı eğitimler sayesinde ana dili gibi yazıyor ve konuşuyor. Osmanlı döneminde özellikle sarayda yaşayan kadınlar dönemin şartlarının bugünden geri olmasına rağmen birçoğu birden çok dil biliyor, en az bir enstrümanı çok iyi çalıyor ve birçok maharet ile donanıyorlar. Bu açıdan bakıldığında iş hayatında kadınlar aktif rol oynasalar da bence hala biraz daha sığ kalıyoruz, zamanla bir şeyler gelişti ve değişti; ama sanki kadınlardan bazı maharetler alınarak, sonucu olmayan hırslara kapılmasına izin verildi.

“Son yıllarda farkına vardığı ve üzerinde kafa yorduğu önemli bir görüşü vardı Leyla Hanım’ın. İnsanlar yaşlanıyordu, bunun ayrıcalığı yoktu ama yaşlanan insanların bir kısmının olgunlaşmamış olarak, bir kısmı ise olgunlaşmadan ölüyordu. Bunun püf noktası ise bir insanın “Nasıl görünüyorum?” sorusundan, “Nasıl görüyorum?” aşamasına geçmesiydi… Bu noktada insan artık yarışta değil jüride olmalıydı, altın değil sarraf kimliğine bürünmeliydi, değerlendirilen değil değerlendiren konumuna geçmeliydi.” 

Geçmişe yönelik araştırmaları romanda çok güzel konumlandırılmış, bugünü anlatırken geçmişin anlaşılmasını sağlamıştır. Üstelik bunu yaparken şapka devriminden girip sözü kadınlara başarılı bir şekilde getirmiştir. Livanelinin romanlarındaki etkisinden midir bilmem, kadınları o kadar güzel tasvir ediyor onların iç dünyalarını öyle gerçek anlatıyor ki aynı zamanda hem iyi hem kötüyü görebiliyorsunuz. Zaman zaman Livaneli’nin feminist olduğunu düşünürken buluyorum kendimi ve bu düşünce neden bilmiyorum ama gururla karışık bir haz veriyor bana. 

“Mesela 1924’te ilk kadın hukukçunun göreve başlaması, zaten rüya gördüğünü düşünen toplumdaki baş dönmesini artırmıştı. Bunu 1930’da yerel seçimlerde kadınlara tanınan seçme ve seçilme hakkı izleyecek, halk kadın belediye başkanlarına, sonraki yıllar da da milletvekillerine alışmaya çalışacaktı.”

Livaneli’nin romanda Ankara ve Meclis çalışanları için şöyle güzel iki tespiti var. “ … Kendileri de köy kökenliydi; ama sanki Ankara köyden kente geçisin ilk durağı gibiydi…” 

“… lacivert ve siyah giysili, kravatlı, çoğu bıyıklı bir erkek topluluğu –meclisin lokantasında- yemek yiyordu. Yusuf burada da köylülüğün ağır bastığını düşündü. Çünkü köylülüğün en önemli göstergelerinden biri de yemek yerken ortaya çıkıyordu. Tabağı önüne çekmeyip ileride tutuşları, çatal ve bıçakları kavrayış biçimleri, lokmayı ağızlarına kadar yükseltecek yerde başlarını iyice tabağa eğerek atıştırmaları, ağızları yemek doluyken konuşmaları, kendi babasında da gördüğü ve hiçte hoşlanmadığı bir görüntüydü.” 

Şimdi bu romanın konusuna sadece Leyla’nın Evi için mücadelesini anlatıyor demek haksızlık olur. Bu roman toplumsal gerçekleri geçmişi referans alarak ustalıkla anlatıyor. Farklı yaşlarda, farklı coğrafyalarda, farklı kültürde büyümüş insanların yalnız başlarına bir şey ifade etmezken birlikte ne kadar güzel ve güçlü olduklarını anlatıyor. Sarılamayan yaraların, konuşulmayan günahların ancak bu birleşmede kapandığını ve temize çıktığına şahit oluyor. Her kelimesiyle muazzam bir eser. 

Livaneli’nin sadece Türkçe’yi güzel kullandığı söylenemez, Livaneli ana dilini ustalıkla kullanmakla birlikte, derin coğrafi ve tarihi bilgilerini de okuyucularıyla paylaşıyor. Bence sadece bir yazar değil muazzam bir öğretmen Livaneli.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s